BU ARADA: İlk Emrin İzinde Yahut Gülün Hiç Anlatılmamış Hikâyesi Üzerine
BU ARADA: İlk Emrin İzinde
Yahut
Gülün Hiç Anlatılmamış Hikâyesi Üzerine
Bilmiyorum, ancak bildiğimi sandığım zamanlar olmuştu. Ne kadar cahilmişim. Yaşadığım onca şeyden sonra, artık söyleyebilirim, bilmiyorum. Evet, ben dünkü ben değilim, yarın da bugün bu satırları yazan kişi olmayacağım gibi. Ola ki dünümü tarif etmeye çalışsam, şair Namdar efendinin şu mısralarından etkili olmaz büyük ihtimalle:
“Bilmem ki ne olmaktı senin gayen, maksadın?
Fare gibi kitaplar arasında yaşadın,
Ne dans ettin, eğlendin, ne de sevdin kız, kadın,
Kim dedi ey serseri gençliğine kıy diye?
Geçti Bor'un pazarı, sür eşeği Niğde'ye!”
Belki bir kişinin tüm ömrünce okuyacağı kadar kitabı ömrün 6-7 yılına sıkıştırmış biri-uykusuzluğun armağanı- fare gibi kitaplar arasında geçmiş yıllar. Bilmiyorum hala cevabını şairin sorduğu sorunun -bilmem ne olmaktı senin gayen, maksadın- ama arıyorum. İhtimaldir ki ilk emri takip ediyorum ve yine bir o kadar güçlü bir ihtimaldir ilk onu anlayamamışım yahut yanlış anlamışım.
OKU…
YORUM…
YORDUM…
Ve artık, sonunda, bilmiyorum. Okumanın bu kadar salt, basit bir şey olduğunu sanacak kadar cahil bir kişi olarak karşınızdayım. Okumak, yalnız bir kitabı, dergiyi alıp, yazarın kelimelerle çizdiği resmi gördüğünü sanmak mı? Saatlerini, günlerini ve belki de ömrünü gömmek mi o sayfaların arasına? Bilge mi olmak, bilgin mi sonunda? Ya yanılıyorsak? Okumak, bildiğimiz anlamda yazılı bir metni takip etmek değilse? Yürümekse, yaşamaksa, ölmekse okumak!
“Neyi” ve “nasıl”- bu sorular bir başka soruya getiriyor bizi “niçin”. Bu noktada bir duralım, bu kadar soru sorduğumuza göre ya bir sorun var ortada ya da karmaşık bir yapı. Oysa ne kadar kolaydı, bir fincan kahve alıp kaybolmak sayfaların arasında.
İlk soru “neyi” idi, neyi okumalıyız. Dünyada basılı milyonlarca kitap var, diyelim ki milyar! Basit bir matematik hesabıyla değil bir insanın, bin kişinin ömrü yetmez hepsini okumaya. Bunun için “neyi” sorusunu ilk olarak sormalıyız -ki herkese göre farklı bir cevap verilecek bir sorudur bu. Yalnız, ortak bir cevap arayacak olursak “kitap” çıkacaktır. Öyle mi düşünüyorsunuz -biraz klişe olduğunuzu söylemek zorundayım. Şair Nazım’ın “topraktan öğrenip, kitapsız bilendir” diye tanımladığı insanların neyi okuduğunu düşünüyorsunuz? Ya da o insanların okumadığını mı sanıyorsunuz? Gözle görülür bir hadise var ortada ki her zaman kâfi değildir gözle görmek, bu bilgeler bir şeyi okuyorlar. Yaradan’ın/ Yaratıcı’nın ya da siz her ne diyorsanız, yalnız elçiler ile kitaplar gönderdiğini mi düşünüyorsunuz? Cevabı size kalsın, belki de siz haklısınız. Yalnız, bir çiftçinin iklimi okuyup ekini ve hasadı aylar öncesinden hesaplaması, bir balıkçının gökyüzünü okuyup avın yerini ve zamanını bulmasını nasıl tanımlarsınız, basit doğa bilgisi mi? Doğa bilgisi olabilir ancak asla basit değil. Binlerce yıl önce iklimi okuyup takvimi yaptı bir grup, bir diğeri yazıyı ve onların yazdığını okuyan- ikincil okuyucu olan bizler, asıl kaynağı okumanın gereğini unuttuk. Sadece doğayı değil, bir canlıyı, bir insanı okumak da bir o kadar unutuldu.
Gelelim ikinci soruya, “nasıl”. Soru tek ancak cevap çeşitli -insan adedince. Bu noktada cevaba değil tutuma bakalım, en yaygın iki tanesi ; “sonuca yönelik okumak” ve “okumak için okumak”. İlki görece faydacı iken, ikincisi eylemi kutsamaktadır. Yok mu sadece okumak, sade-ce? Bir filmde okumuştum -evet yanlış duymadınız filmi okumuştum ki John Berger Görme Biçimleri isimli çalışmasında, insanın dili bile öğrenmeden önce görmeye başladığı ve görselleri okuyup anlamlandırarak dille ilişkisini kurduğunu vurgular. Nerede kalmıştım, bir filmde okumuştum: “İnsanı tahmin etmek kolaydır, seni, beni. Öyle olmasa bütün vaktimizi, diğer herkesin ne karıştırdığını düşünerek harcardık çünkü…” Okuyun gördüğünüz yüzleri, jestleri, mimikleri, vücut hareketlerini, duruşunu. Bazen yüz bir şey söylemez ancak vücut konuşur o noktada- yüz “pokerface” dahi olsa. Aşikârı saklayamazsınız, kimse saklayamaz – okuyun onu. Bir çiçek açtığını ya da solduğunu gizleyemez, görmek istemezseniz o başka! Siz de bu apaçık olanı okuyun, en sade şekliyle. Anlayın, oluyor olmakta olan.
Tüm bunlar bizi son soruya getiriyor, “nasıl”. Bilmiyorum. Bu sorunun cevabını nerede bulursunuz, hiçbir fikrim yok, herhangi bir kitap da yazmaz bunu. İster hakikat deyin, ister yaratılış bilgisi, isterse Tanrısal bilgi, “niçin okumalıyız” sorusunun cevabını vermez hiçbiri. Ancak yine de okuyun, okumakla bulunmasa da, aynen “O, aramakla bulunmaz, ancak bulanlar yine de arayanlardır” gibi. Vurgu burada “yine de” üzerinde -basit dilbilgisi kuralı. Yine de aramak, yine de okumak… Basit nedenselliğin ulaşamadığı mertebe… Her şeye rağmen yapılma, sonuca ulaşmayacağı bilinmesine karşın ısrarcı olma – “O gün öleceğini bilsen dahi elindeki fidanı dik!” böyle bir yolun işaretidir işte. Bence bu bir yoldur, bir hâl, bir boyut…
Tüm bunların ışığında bir okuma yapalım. Bir “sinopsis” kurgularsak, önemli bir gün sizin için -mesela evlilik ya da tanışma yıl dönümü, doğum günü ya da cenaze – özel gün size kalsın, istediğinizi koyabilirsiniz. Yolda giderken çiçekçiden bir gül aldınız -hani şu beş liralık güllerden. Bir gül, hem kıpkırmızı ve düzgün şekilli, kusursuz bir güzellik. Ben de aldım, yürüyorum elimde bu gül. Eğilip kokluyorum, o da ne -kokmuyor. Hasta da değilim, gayet iyi koku alıyorum –evet gül kokmuyor. Siz deneyin, kokmuyor işte, deneyin bak! Nasıl olur da bir gül kokmaz, bozuk değil ya bu! Bu gül değil mi, ancak öyle görünüyor -ki daha önce vurgulamıştım görünmek kanıtı değildir her zaman, var olmanın. Dikkat ediyorum, bu gülün dikeni de yok. Çiçekçi çocuk temizlemiş olmalı, ancak izi de yok. Dikeni kopsa yeri kalırdı değil mi! Hiç dikensiz gül olur mu? Bu renk itici gelmeye başladı birden, bu şekil. Nasıl da bu kadar düzgün, bu kadar parlak renkte bir gül -gül dediysem ağız alışkanlığı. Kusursuzluğun bir kusur olduğunu fark ediyorum. Elimde tuttuğum şey ne öyleyse? Bu bir çiçek, ancak gül mü -hani şu bülbülün aşkı olan gül! Sizce bu güle rengini veren göğsünü dikene batırıp kanatan bülbül mü, yoksa ünlü bir şirketin gelişmiş bir genetik laboratuvarında çalışan bir mühendis mi? Şimdi, o şiirlere, türkülere, hikâyelere konu olan gülü, çocuğumuza göstermek istesek, bülbülün aşkını anlatmak istesek, fakat koku yok, diken yok. Hikâyenin ana unsurlarından biri olan diken olmadan, o gülün bülbülü çağıran kokusu olmadan hikâye hala anlatılmaya değer mi sizce -ki bülbül de büyük ihtimalle bir “petşopta” alıcısını bekleyerek, esaretinden figan etmektedir ya, neyse!
Nereden nere geldik. Evet, bahsettiğim şey GDO ile ilgili ancak konu GDO değil, GDİ, GDT. Yalnızca genetiği değiştirilen organizmalar mı, ya insan ya onların oluşturduğu toplumlar? Gülün kokusu dikeni yok, karpuzun tadı, narın çekirdeği, üzümün çöpü… Ya insanın, insanın var mı eski hâli?
Okudukça kafam karışmaya başladı yine -ne güzel. Bilmiyorum ben kimi, neredeyim, ne yapıyorum. Peki ya siz kimdiniz? Siz kimsiniz?
mi ya


