Bu Arada: Öyle Demek İstememiştim Yahut Söylemin Dili Üzerine Bir Deneme
Bu Arada: Öyle Demek İstememiştim
Yahut
Söylemin Dili Üzerine Bir Deneme
Çoğumuz, konuşmasına bu cümleyi eklemek zorunda kalıyor ne yazık ki, söylediğimiz bir sözün yanlış anlaşılması üzerine. Aslında söz yanlış anlaşılmadı, biz yanlış ya da eksik söyledik. Bu da söylemek istediğimiz ile söylediğimiz arasında ciddi bir anlam farkı olmasına neden oldu. Karşımızdaki kişinin müneccim olmadığını da düşünürsek, haliyle o, söylemek istediğimizi değil söylediğimizi anladı.
Olay aynen böyle vuku buldu. Basit bir cümle kurma denemesi polisiye bir olaya dönüştü aniden, üstelik ölen yahut yaralanan da yokken! Yok mu gerçekten? Dilimize, söz varlığımıza derin bir yara açmadık mı acaba? Kelimeleri seçmek, uygun şekilde uygun yerde kullanmak bu kadar zor mu? Bu kadar değersiz mi asırlardır babadan oğla miras olarak aktarılan söz varlığımız?
Ferhan Şensoy’un bir oyununda, Münir Özkul ile Ferhan Şensoy arasında şu diyalog geçer:
“F.- Kaç yaşındasınız abi?
– Ben yalnız paramı sayarım, çünkü çalınma, kaybolma ihtimali vardır. Yaşadığım yıllara kimse dokunmayacağından sayma ihtiyacı hissetmem.”

Paramızı iyi koruruz, arabamızı, evimizi ve diğer tüm eşyalarımızı. Çünkü değerlidirler bizim için. Ayrıca çalınma, kaybolmak ihtimalleri de vardır değil mi? Oysa sözcüklerimize kimse dokunmaz, çalınmaz ve de kaybolmaz! Öyle mi?
Bir söz, bir sözcük ne kadar değerlidir sizce?
Osmanlı İmparatorluğu asırlarca pek çok yerde hüküm sürdü, yaşadı, yaşattı, çağlar açıp kapattı, eserler verdi, isimler dağıttı. Nihayetinde iktidarın geçiciliğini o da tattı ve devrini doldurup yerini bir başkasına bıraktı. Peki, onun bıraktığı yerlerde neler oldu, neler bitti? Mesela Kırım, güzel Kırım, adına şiirler, şarkılar yazdıran, görenin dimağında eşsiz bir tat bırakan canım Kırım. Bugün Kırım biraz karışık, orası ayrı mesele. Başka bir hadise var ortada. Yüzlerce yıllık Türk yurdunda bugün kaç şehrin ismi Türkçe? Cevap yalnızca bir(1), ne yazık ki! Bahçesaray (Kırım Tatarcası: Bağçasaray, Ukraynaca: Бахчисарай, Rusça: Бахчисарай). Yüzlerce yıllık hakimiyetin, kültür aktarımının, yaşantının sonunda yalnızca bir şehir kaldı ismi Türkçe olan, o güzelim Kırım’da. Bu da bir başarı mıdır sizce? Sonuçta bir de olsa Türkçe bir isim kalmış ya! Sovyetler-Ruslar-Ukraynalılar o kadar da acımasız değilmiş, Bahçesaray var ya işte! Aslında işin aslı şöyledir:
Bahçesaray’da Hansaray’ın bahçesinde “Gözyaşı Çeşmesi” diye bir çeşme vardır. Bakanın bir daha baktığı, mimari bir harika. Her görenin hafızasında yer edinen, “ah bir şair olsam da bunu şiirleştirebilsem” dediği bir güzellik. Ve tarihin cilvesi gerçekten bir şair bunu görür ve şiirleştirir. Rus ırkının yetiştirdiği en iyi yazar ve şairlerden biri olan Aleksandr Puşkin çeşmeyi görür ve diğer herkes gibi hayran kalır. Şair adam ne de olsa, durmaz şiirini yazar: Bahçesaray Çeşmesi (Rusça: Бахчисарайский фонтан, Bahçisarayskiy Fontan) Çok meşhur olur bu şiir. Yetmez bestelenir ve hatta baleye uyarlanır. Ünü coğrafyaya sığmaz aşar gider. Zaman geçer, Türkler Kırım’ı ve de Bahçesaray’ı kaybeder, Rus orduları şehre girer. Yıllar önce şiire ilham olan o çeşme, kendi ilhamı olan şiir sayesinde ayakta kalır. Rivayet odur ki halen binlerce ziyaretçi o çeşmeyi görüp fotoğraf çektirmeye Bahçesaray’a gider. Şiir sadece çeşmeyi mi kurtarır peki? Tabiî ki hayır. “Bahçesaray Çeşmesi” şiiri başlı başlına edebi bir harikaya, bir markaya dönüştüğünden dolayı şehrin ismini ne Ruslar ne de Ukraynalılar değiştirebilir ve bu sayede Bahçesaray Kırım’da Türkçe isme sahip olan tek ve son şehir olarak günümüze ulaşır. Bir şiir, yani bir söz bir şehrin ismini kurtarmıştır ve de namusunu bir nebze. Hala sözün değersiz olduğunu mu düşünüyorsunuz. Biraz sabit fikirlisiniz benden söylemesi.
Yeniden konumuza dönelim; ne söylüyoruz, nasıl söylüyoruz aslında ne söylemek istiyoruz? Günümüzde hemen her yerde görebileceğimiz birkaç söylemi ele alarak inceleyelim.
*“Kadına şiddete hayır!” Düşünmeden altına imza atarım diyen on binlerce insan var, ki ben de bu kitleye dahilim. Güzel bir söylem ancak eksik ve de haliyle yanlış anlaşılmaya çok müsait. Kadına şiddete hayır yani reddettiğimiz şey kadına şiddet. Oysa derdimiz şiddet. Kadına şiddete hayır da erkeğe evet mi, çocuğa ya hayvana? Karşısında olduğumuz mesele çok açık “ Şiddete hayır”. Söylediğimiz şey ise -Kadına Şiddete- hayır. Söylediğimiz söz şu muhtemel söylemleri yarattı: “Kadına şiddete hayır, erkeğe evet!”, “ Kadına şiddete hayır, gerisi umurumuzda değil”, “Kadına şiddete hayır,…”. Bu bağlamda daha nicesi. Oysa şunu söyleseydik “Şiddetin her türlüsüne hayır; kadına, erkeğe, çocuğa, hayvana ve diğer her şeye” Şiddete hayır dediğimizde kimse çıkıp da ya kadın diye sormayacak çünkü önlemek istediğimiz şey şiddetin kendisi, her zaman her yerde herkese karşı.
*“Bireysel silahlanmaya hayır” Yine çok açık ki hepimiz hayatın korunması gerektiğini düşünüyoruz ve silahlanmayı istemiyoruz. Evet istediğimiz bu ama sadece bir kısmı. Peki, söylediğimiz ne? Önceki örnekle paralel olarak şunlar çıkabilir:“ Bireysel silahlanmaya hayır, toplumsala evet!” “ Bireysel silahlanmaya hayır, grup olarak silahlanabilirsiniz!”… Aynı girişle başlayan daha niceleri yazılabilir. Çok net bir şekilde haklı olduğumuz bir konuda aleyhimizde kullanılabilecek ne kadar kötü şey söylemiş olduk hiç istemeden.
*“Çocuk istismarına hayır!” Yetişkin olunca iş legal mi oluyor, yasal mı yani, ya da doğru?
Bunun gibi daha yüzlercesini yazabiliriz sadece internet sitesi isimlerinden, gazete manşetlerinden ve bilinçlenme için başlatılan imza kampanyalarından. Hepsi iyi niyetli, hepsi güzel insanların başlattığı şeyler. Düşünce noktasında sonuna kadar haklıyken söylem konusunda o kadar iyi olduklarını söyleyemeyiz ne yazık ki.
Geçen yıl bu zamanlarda bir konferansa katılmıştım. Konferansın odağı erkil söylemin yaşamımızı nasıl sardığı ve ne yaparak bunun değiştirilebileceğiydi. Ortada bir hakikat var ki hangi eğitim seviyesinde, statüde, cinsiyette olduğumuza bakmaksızın cinsiyetçi ve hatta erkil cinsiyetçi söylem içindeyiz. Buna sonuna kadar katılıyorum. Sevgili konuşmacımız çare olarak şunu önermişti: “ Erkekler, eril söylemden vazgeçip cinsiyetsiz bir dil yaratmalı, kadınlar dişil bir dil oluşturmalı”. Tam olarak bunu önermişti konuşmacı farklı sözcüklerle de olsa. İlk kısmı ne kadar makul değil mi, erkekler eril söylemden uzaklaşıp cinsiyetsiz bir dile yönelmeliler. Sloganları sevmem ama slogan gibi bir söz, alanında yapılmış nice tezin özü belki de bu. Çok iyi yakalamış gerçekten. İkinci kısma gelince her mazlumun zalime dönüşmesi gibi, cinsiyetçi söylemden rahatsız olan Kadın bir konuşmacı, kadınların dişil bir dil oluşturup bunu tercih etmesini öneriyor. Konuşmanın bu kadarki bölümüne kadar dizginleri elinde tutan biri olarak salonu kendine hayran bırakan o donanımlı konuşmacı bir anda cinsiyetçi söylemi savunmaya başladı. Birine karşı diğerini seçti. Orada yaklaşık iki saatini ayırıp “Cinsiyetçi söylem istemiyoruz” diye düşünen onlarca ve hatta yüzlerce kişiye sonuç olarak eril değil ama dişil cinsiyetçi bir söylem önermek…
Ama ben öyle demek istememiştim. Bu konuyu kendisine aktarırsanız o da bunu söyleyecektir. Bunu ben söylemek istediği şekilde anladım ya da anlamak istedim. Yüzlerce kilometre yolu gelip, kendi zamanından, rahatından, ailesinden taviz veren zarif bir hanımefendi cinsiyetçi söyleme karşı olup da dişil cinsiyetçi bir söylemi savunamaz. Hanımefendinin söylediği ile söylemek istediği arasındaki fark, durumu bu noktaya getirdi.
Yazımın başında dediğim gibi kelimeler bu kadar değersiz olamaz. Her birini tek tek seçip yerli yerine koymak gerek ki bu ve bunun gibi durumlara sebebiyet vermesin. Tamamen haklı olduğumuz bir konuda hiç istemediğimiz bir şeyi savunmaya başlıyor gibi olmayalım. Bir yanlışı reddederken diğerini kabul etmeyelim. Sözün özü, demek istemeyelim, doğrusunu söyleyelim.
Her ne kadar sürç-i lisan ettimse affola…
mi ya
Not: Bu yazı 30 Aralık 2016 tarihinde http://maidergi.com adresinde yayınlanmıştır.


